IP Adresiniz:
38.107.191.97
Toplam Ziyaretçi:
42807 (Ağustos 2003'ten bu yana)
.:
Son Makalemiz :.
Dostluk Üzerine (S.Tekizoğlu)
-
3277
defa okundu.
Vefatından üç ay önceydi, bir vesile ile merhum
Üstat N. Fazıl Beyefendiyi evlerinde ziyaret etmiştim. Sohbetlerinde, her
zamanki olduğu gibi; yine önemli hususlar üzerinde durmuş, beyin ve gönül
sarayımızı bir güzel beslemişlerdi. Bir ara, “ OĞLUM, SEN GERÇEKTEN ŞANSLISIN
BURA
Devamı
Ölüm üzerine yazı yazmak tıpkı ölümün kendisi gibi bir his uyandırıyor insanda, en azından bende öyle; tuşlar soğuk, satırlar soğuk. Bu gibi durumlarda söze nereden ve nasıl başlanacağını bilememenin verdiği sıkıntı yüreğime her zaman kâbus gibi çöker. Esâsen her yazıma çok zor başlangıç yaparım, ama bu daha başka; bir medhâl yapabilsem gerisi belki daha kolay gelecek, ama asıl mes'ele ilk kelâmda: Sâhi, ne diyerek söze gireyim? Umûmiyetle vâki' olduğu üzere "merhum" mu desem: Merhum! Basit gibi görünüyor; basit, sâde ve mâsum: Luğavî mânâsıyla rahmete nâil olmuş demek; bu hâliyle ölü için olduğu kadar diri için de kullanılabilir, nitekim, Müslümanın Müslümana en iyi dilek ve duâlarından birisi de, "Allah'ın rahmetine nâil olasın", yâni "merhum olasın" demek. Yâni hayli iyi, iyi ne demek, mübârek bir sıfat: Merhum Mustafa Necati Sepetçioğlu! Ne hoş! Lâkin yine de ağu gibi, yakıyor; zîra, luğavî mânâsının hem ölüyü ve hem de diriyi kuşatmasına mukabil o, teâmülen, yalnız ölülere münhasırdır. Yâni: "Merhum" dendiğinde artık aramızda olmayan birisinden bahsettiğimizi biliriz; "aramızda olmayan", yâni bizi terkeden birisi. Kendimizi alıştırmaktan başka çâre yok: "Merhum" dendiğinde artık ölmüş olan birisinden söz ediyoruz demektir; mâdem ki hakîkat budur, o hâlde böyle olduğunu kabûl etmekliğimizden başka bir çâre de yoktur ve dahi çâresi olmayan tek şey de odur üstelik. Mümkün ola deryâ bile tutuşa, ama ölüm, vakti geldiğinde ne bir lâhza te'hir ve ne de bir lâhza takdîm kabûl eden, yenilmez tek başpehlivan olarak, bizzat ölümün öldürüleceği vakte kadar, "celâl ve ikram sâhibi rabbimizden başka herşeyin fânî olduğunu" bildiren ilâhî kelâmın kavli mûcibince soğuk ve karanlık kanatlarını herkesin ve herşeyin üzerine örtmeye muttasıl devam edecek.
Evet, artık usul-usul alışarak telâffuz etmeyi öğrenmeliyim, "Merhum Mustafa Necati Sepetçioğlu" demeye; çok mu çok müşkil, dilimi yakıyor, ama hem hakîkat bu ve hem de, "gökten ne yağmış da yer kabûl etmemiş" diyen hikmetli Türk atasözünde buyrulduğu veçhiyle, insanoğlu nelere alışmamış ki? Hakîkat bu: "O", artık aramızda yok, O, öldü...
Mâdem ki soğuk da olsa, hakîkat, hakîkattir; öyleyse dönüp onunla cesâretle yüzleşmekten başka bir çâre de yok. Kaçınılamayacak olandan kaçmaya veya onu unutmaya çalışmak ahmaklık olsa gerek. Bir yanıyla Tanrısız, ya da Tanrı'ya ihtiyaç duymayan bir dünya inşâ etme cehdi demek olan Modernite, ölümün soğuk kaçınılımazlığına karşı tek çâre olarak O'nu unutmayı, unutturmayı bulmuştur; öyle ki, modern insan, bir gün birisinin gelip "haydi Abbas vakit tamam" diyeceğini bile-bile ölümü unutmaya çalışan insandır diyebiliriz ve emînim ki İgnazio Slone'nin "dünyada en dayanılmaz ölüm, bir laikin ölümüdür" demesi de bundan kinâyedir.
Ancak, Modernite'nin unutturmaya çalıştığı ölümün soğuk kapısından içeriye dikkatle bakılınca başka bir hakîkat daha görülüyor: Ölüm diye birşey yok aslında, bir var-oluş (ekzistans) hâlinden bir başka var-oluş hâline geçiş var. Ölüm dediğimiz şey, sâdece bu geçiş süreci; hepsi o kadar.
Onun içindir ki, Mustafa Necati Sepetçioğlu ölmedi; bir var-oluş hâlinden bir başka var-oluş hâline geçti, hepsi bu.
Ama O, bu dünyada da ölmedi; ölüm eğer ki kaybolmak, varlığı silinmek ise, kaabil midir ki, bir milletin inşâına o kadar harç koyan destanların mîmârı bu dünyada kayboluversin!
"""
İlâhiyat Fakültesi Câmii'nin avlusunda karşısında saf tutarak kıldığımız namazından sonra Bayraktar Bayraklı hocanın "hakkınızı helal ediyor musunuz" sorusuna gürül-gürül "helâl olsun" diye cevap verdiğimizde aklıma şu soru düşüverdi ânîden: Kimin kimde hakkı daha fazla? Acaba bir de taht misâli o musallâ taşında sessizce yatana aynı suâl sorulacak olsaydı, aynı cevabı verir miydi? Bilmiyorum; ancak bildiğim o ki O'nun kendi milleti üzerindeki hakkı milletinin O'nun üzerindeki hakkından daha fazlaydı ve yine şunu da biliyorum ki, bu kadar emek verdiği kendi insanının o gün o saatte trafiği kilitlemesi gerekirdi; olmadı; bence asıl hüzün bu, ölmek değil. Merhum üstâd, öyle tahmîn ediyorum ki gazetedeki yazılarını nasıl bir ara kırgınlıkla terketti ise bu dünyayı da öyle terketti.
"""
Mustafa Necati Sepetçioğlu bizim neslimizin ağabeyi, öğretmeni idi; hepimizin üzerinde ödenmez hakkı vardı ve var olmaya da devam edecek. Benim onda alacak bir hakkım oldu ise ziyâdesiyle helâl olsun, ama asıl mühim olan, O'nun bana olan haklarını bağışlaması.
Hakkını helâl et üstâdım; nasıl olsa yakında mülâkî olacağız, şunun şurasında ne kaldı ki?
Milletine olan hakkını da helâl et üstâdım; inşaallah bir gün kadr ü kıymet takdîrini de öğrenirler.